Matrix


İddia: Yaşam ve Evren gerçekte sanıldığı gibi gerçek değildir. Gördüğümüz her şey sanal bir ortamdır, bir hayal ürünüdür. Ya zeki varlıkların kontrolü altındayız, yada ilahi bir varlık deneniyoruz, ve bizler etrafımızdakilerin gerçek olduğu illüzyonuna kapıldık.

Matriks; özellikle bilgisayar teknolojisi geliştikten sonra ''The Matrix'' (1999) filmiyle konuşulmaya başlandı ve insanlar acaba bir sanal alemde mi yaşıyoruz diye merak duymaya başladı. Peki,üstün bir uzaylı ırkın oluşturduğu bir simülasyonun parçası olabilir miyiz?



Oynadığımız oyunlar, hele buna en iyi örnek olan ''The Sims'' oyunu gibi, oyunda oluşturduğumuz karakterler bilinçsizdir, ve giderek artan teknolojimiz sayesinde daha da gerçekçi oyunlar yapmaya başladık. İzlediğimiz çizgi filmleri, Japon animeleri ve animasyonlar bile sanki oradaki karakterler gerçekmiş gibi hissettiriyor.

Erkekler 3 boyutta çizilmiş kadın figürlerine sanki gerçeklermiş gibi ilgi duyabiliyor. Üstelik, internet üzerinden otomatik cevap yazmak için programlanmış kullanıcılar bile var (Örnek: Smarterchild). Bunlar insanların sorularına karşılık cevap vermek için ayarlanmıştı (Mesela; Paraguay'ın nüfusu kaçtır sorusunu sormanız ve karşınızdaki ''bot'' denilen kullanıcının size bunun cevabını vermesi gibi). Fakat bu sistem ilgi görünce birde sanki bir ''Kadın''mış gibi kullanıcılar açıldı, ve kendileriyle flörtleşen erkekler olduğu görüldü. Sohbet ettikleri kullanıcının sadece bir Bilgisayar programı olduğunu bilmelerine rağmen yinede konuşmaya devam ettiler. 

Bütün bunlar, Realite (Gerçeklik) dediğimiz kavramın algılayış biçimimizdir. Objeler üzerinden yansıyan ışığın sonrada gözlerimize girip beynimiz tarafından yorumladığımız her şeyi Gerçeklikolarak tanımlarız. Bilinçli olduğumuzu düşünmemiz, beynin kompleks bir yapıya sahip olmasıdır, ve her gün yaşanan binlerce olay ve gördüğümüz binlerce görüntü ile tıpkı bir bilgisayar gibi bunlar beynimizde depo edilmektedir. Bu görüntülerin birbiriyle iç içe geçip karışmasıyla geceleri uykumuzda gördüklerimizi rüya olarak tanımlarız. Rüyalar gerçekliğin kendisi değildir, ama bizim gerçekliğimizden elde ettiğimiz bilgilerin karışmış biçimidir. 



Materyalist (maddeci) bir görüş gibi gözükse de, küçük-büyük her şeyin fizik yasalarıyla hareket eden bir evrenin içinde her şeyin maddelerden oluştuğu görülür, ve bunların yapıtaşlarına Atom demekteyiz. Bu görüşe ilk sahip olan kişi Yunanlı Demokritos idi. ''Atom'' kelimesi latince olan ''Atomos'' yani ''Bölünemez'' kelimesinden gelmektedir. Fakat Albert Einstein ve Ernest Rutherford gibi kişiler sayesinde Atom'un içerisindeki proton venötron bulunduran çekirdek ile bunların etrafında elektron olan, ve derinlerde kuarkların olduğunu keşfettik. Peki ama daha da derine iniliyor mu? İşte bu konuyla Sicim Kuramı ilgilenir, ve daha fazla boyutlardan bahsedilmektedir. CERN de araştırmaların devam etmesiyle beraber, artık Higgs Bozonun, yani neden her şeyin bir kütlesi olduğunu söyleyen parçacığın varlığını da artık biliyoruz.


Belirli dalga boyutlarındaki renkleri ve belirli frekans aralıklarını duyularımızla algılamaktayız. Peki ama her şey sadece bunlardan mı oluşur? Daha fazlasını görmek için bilimsel araştırmalarda aletler kullanırız.Teleskoplarmikroskoplarx-ray cihazı gibi sayılabilecek bir sürü alet ile gerçekliğe olan perspektifimizi genişletebilmiş olduk. Ama çevremizi kuşatan maddesel evrenin ötesi var mıdır? Madde-ötesi, metafizik bir boyut, zaman, mekan?

Doğrusu, bunu asla bilemeyiz. Sebebi, bizim bu maddesel evrenden ayrı olamadığımız içindir. Beynimiz ve bedenimizdeki her şey bütünüyle maddeden oluşmaktadır, bu sebeple bizden öte olan bir şeyi algılamayız. Bazıları bu ötedeki şeyleri üstün uzaylı ırkı yada tanrı(lar) olarak tanımlamaktadır. Fakat fiziksel evrenimizde fizik-ötesine dair bir bulguyu ancak bir yol ile edinebilirdik, o da geride bırakılan iz olurdu. Örneğin; Hayal edemeyeceğimiz boyuttaki bu üstün uzaylı varlık madde-ötesi olan parmağını fiziksel evrenimize batırsaydı, bizler parmağın kendisini göremezdik, fakat bundan etkilenen fiziksel bölgeyi görebilirdik. Bu tıpkı, bir türlü göremediğimiz bir gezegenin çevremizdeki gezegenlerde yarattığı çekimsel kuvvet oynamalarını fark etmemiz gibidir, ki böylece orada bir şeylerin olduğunu bilebiliriz.

Biz insanlar, ve çevremizdeki her şey bizim gerçekliğimiz haline gelmiştir. Bir simülasyonun bir parçası bile olsak, içimizdeki maddenin en derinine inerek 1 piksellik bir alana bile ulaşsak, ve gerçeklik olarak tanımladığımız tüm bu şeyler sahte olduğunu keşfetsek bile, tıpkı bir Sims karakteri gibi, bizim içinde her türlü bundan başka gerçeklik olmadığı için, gerçeklik ancak bu olurdu, çünkü kendisinden bağımsız değiliz.



Peki ama Bilinç denen şeyin de nasıl maddesel olduğunu anlayabiliyoruz? Nörolojik açıdan, beynimizin belirli bir bölgesine darbe yersek, ona göre bir yerimiz etkilenir (bedenimizin bir yeri felç olması gibi). Sert bir darbe sonucu hafıza kaybı yaşayabiliriz. Alkol tüketirsek algılarımız etkilenir. Uykusuzluk durumunda yada uyku halinde bile farkındalığımız azalır. Merdivenlerde attığımız her adımı saymayız, nefes alışımızı kontrol etmeyiz, ne zaman karnımızın acıkması gerektiğine karar veremeyiz, hormonsal aktivitilerimizi kontrol etmeyiz, damarlarımızdaki hücreleri yönetmeyiz. Doğrusu bunların hepsini yapıyoruz ama, bilinçli olarak değil. Masadan birden düşen bardağı refleks olarak tanımladığımız hareket ile yakalar, ve buna şaşırırız. İstem dışı yaşadığımız bir çok durumda bunları garip buluruz. Hatta, beynin bir tarafındaki (bir lobdaki) renkleri algılama yerine zarar verirsek, bir gözümüz renk körü olur. İkinci taraftaki aynı bölgeye zarar verirsek, diğer gözümüzde renk körü olur, ama durum sadece bununla bitmez. Renk denen şeyi hayal bile edemeyiz! Artık bu konudaki görselliğinizi kaybetmiş oluyorsunuz, ama sözel açıdan bir şey olmuyor (Örneğin: Bir muzun sarı olduğunu biliyorsunuz, ama sarı rengini düşünemiyorsunuz). Konu beyin olunca, bir sürü ilginç durumla karşılaşırız, değişik rahatsızlıklara rastlarız.

Nöronlar arasındaki tepkimeler sonucun da oluşan bu kocaman ağ içerisinde özel bir şeyin bulunduğu daha keşfedilmemiştir, fakat her türlü o şey var yada yoksa bile kendi irademize sahip olduğumuzu düşünürüz. Şu an her şey belirsizlik ilkesiyle mi yoksa deterministik bir şekilde (her şeyin belirli olduğu bir evrende) mi hareket ediyor emin değiliz, çünkü bu konu derindir.

İnsan daha karışık bir yapıya sahip olup sosyal bir tür olduğundan dolayı böylesine karışık olaylarla karşı karşıya gelir ve sorular sorar. Hayvanlar aleminde ''amaç'' (Purpose) denen kavram onlar için sadece ''üremek ve türünü devam ettirmek'' anlamına gelmektedir. Hayat amacına sahip olduğunu düşünen tek tür İnsanın kendisidir. Şöyle bir soruyu düşünmek gerekir; Bir taşın var olma amacı hayvanların arkalarını taşın üzerinde kaşıyabilmesi için midir, yoksa jeolojik olaylardan dolayı mı oluşmuştur? İşte insanda varlığını bu şekilde tanımlar ve varlığının bir anlama sahip olduğunu düşünür, ve daima kedini evrenin merkezine koymuştur, oysa insan evrenin sebebi değil, sonucudur. Her şeye bir anlam yükler, hepsinin bir amaca sahip olduğunu söyleriz, ama hiçbir şey kendi kararları doğrultusunda hareket etmez, ve fizik yasalarına uygun davranışlar sergiler. Bir top mermisi belirli açılara göre nereye düşeceği hesaplanabilir, ve aldığı yol belirlidir, oysa bir savaş uçağın attığı akıllı füze hedefi vurmak için manevralar yapabilir. Bu yapay zeka üretilse bile, füzenin kendine ait bir amacı yoktur.



Peki duygular ve düşünceler maddesel olarak gözlemlenebilir mi? Biyoloji de incelediğimiz sinir sistemi ile MRI Scan dediğimiz beyin taramaları, ve hatta birkaç Üniversitede gerçekleştirilen beyin deneylerinde zihin faaliyetleriyle düşündüğümüz şeyler hem görsel hem sözel olarak bilgisayarda taklit edilebildi, robotlar kontrol edilebildi, ve bunlar üzerine gelişmeler hala devam etmektedir. Hatta bir araştırmaya göre biz bir şeye karar vermeden evvel beynimiz bu işlemi bizim hareket etmemizden 6-10 saniye öncesinde davranır, fakat biz o an içerisinde karar verdiğimiz sanırız. Ama bütün bunların daha iyi incelenmesi gerekir, çünkü bazı insanlar bu bilgilere bakarak o zaman suçluların gerçekte suçlu olmadıklarını söyleyebilirler, fakat Albert Einstein'ın da dediği gibi, deterministik bir evrende yaşasak bile, yinede suçluları hapse atmalıyız.

Optik illüzyon ile sihir gösterilerinde bile, yapılan şeyleri olağanüstü bulur, anlayamadığımız için gerçeklik ile bağlantısını kuramadığımız için şaşırırız. İllüzyon'un manası zaten ''Göz yanıltmasıdır'' ve özel bir güç barındırmaz. Bu sebeple insan aklı kolay kandırılabilen ve algılayış biçimi farklı olan bir yapıdır. Bazen sık kullandığımız bir kelimeyi, hatta en basit matematik işlemlerinde bile unutup şaşırabiliriz. Her türlü, şu an gerçekliğimizi bu şekilde tanımlıyoruz, ve eski bir filozofun söylediği gibi, düşündüğümüz için, var olduğumuzu söyleriz. Bu idealizm'in felsefesidir, oysa gerçeklik bizimle beraber var olmuyor, çünkü evren bizden öncede vardı, bizden sonrada var olacaktır (yani sırf Londra'yı görmediniz diye Londra'nın var olmadığı anlamına gelmiyor, ve bakınca da Londra'yı zihninizde siz yaratmıyorsunuz). Sahne bizimle açılmadı, bizler bu sahneye daha sonra ayak bastık, bu sebeple materyalist bir evren anlayışı ile gerçeklik kaçınılmaz görünmektedir. İdealizm'in mantıksız görülmesinin bir diğer sebebi de, gerçeklik tanımı sadece bireye bağlı ise, o zaman bu gördüğünüz diğer bireylerin de gerçek olmadığı anlamına gelir, ve buna tek-bencilik (Solipsizm) denir. Oysa sizde gerçeksiniz, bizde, ve tüm diğer insanlar, canlılar ve nesnelerde.