Zen Hikayeleri

images

 

bir üniversite profesörü ünlü bir zen üstadını ziyarete gider ve ona zen ogretmesini ister. üstat sessizce çay ikram ederken profesör zen hakkında konuşur. üstat ziyaretçinin fincanını ağzına kadar doldurur ve doldurmaya devam eder. profesör kendisini artık tutamayacağı ana kadar taşan fincanı seyreder. en sonunda dayanamaz ve “artık doldu! daha fazla almaz!” diye bağırir. üstat, “sen de bu fincan gibisin,” der, “önce fincanını boşaltmadan sana zen’i nasıl gösterebilirim?”.
****************************************************
bir zen öğrencisi zen üstadına gitmiş:
“üstadım, çok çalışıp aydınlanmak istiyorum. ne yapmam gerekir aydınlanabilmem için? bana yol gösterin.”
bunu duyan üstad öğrencisine sormuş:
“yemeğini yedin mi?”
“evet” demiş öğrenci.
“o zaman git tabağını temizle ve bulaşıkları yıka.”
****************************************************
bir dövüş sanatları öğrencisi hocasına gitmiş ve sormuş:
“dövüş sanatlarındaki yeteneklerimi arttırmak, sizin öğrettiklerinizin yanında bana ders verecek başka bir hocadan da yardım almak istiyorum. bu konuda sizin düşünceniz nedir?”
üstad cevaplamış; “iki tane tavşanın arkasından koşan avcı, eve eli boş döner.”
****************************************************
zen üstadı bankei’nin konuşmaları sadece zen öğrencilerinin değil her seviyeden ve gruptan insanın ilgisini çekermiş. sutralardan veya dini konuşmalardan çok, kalbinden geldiği gibi konuşurmuş. günün birinde herkesin bankei’nin konuşmalarına gidip kendi vaazlarına gelmemesine kızan bir nichiren papazı üstadın yanına gidip söylenmiş:
“hey, zen üstadı!” demiş. “sana saygı duyan herkes dediklerini dinleyip, başeğiyor. fakat benim sana ve senin düşüncelerine saygım yok. beni de herkes gibi senin dediklerini uygulamaya zorlayabilir misin?”
“yanıma gel, sana göstereyim.” demiş bankei.
gururlu papaz kalabalığı yarıp bankei’ye doğru ilerlemiş.
bankei gülümsemiş. “gel, sol tarafıma otur.”
papaz bankei’nin soluna gelmiş.
“hayır hayır.” demiş bankei. “sanırım sağ tarafıma gelsen daha iyi anlaşıp konuşabiliriz.”
papaz gururla bankei’nin sağına geçmiş.
“bak.” demiş bankei. “sen de dediklerimi uyguluyorsun ve sanırım kötü bir insan da değilsin. şimdi otur ve dinle.”
****************************************************
joshu altmış yaşındayken zen öğrencisi olmuş ve 80 yaşında aydınlanıncaya kadar devam etmiş. ondan sonra 120 yaşına kadar zen’i öğretmekle meşgul olmuş. bir gün öğrencisinin biri kendisine sormuş:
“eğer zihnimde hiç bir şey yoksa ne yapmalıyım?”
joshu öğrencisine bakmış ve demiş “bırak gitsin.”
“ama zihnimde hiç bir şey yokken onu nasıl bırakabilirim?” diye devam etmiş öğrenci.
“o zaman” demiş joshu “böyle devam et gitsin.”
****************************************************
nobushige isimli bir asker zen üstadı hakuin’in yanına gelmiş ve sormuş:
“cennet ile cehennem gerçekten var mı?”
“sen de kimsin?” diye sormuş hakuin.
“ben bir samurayim” demiş asker.
“sen, bir asker?!” diye şaşkınlıkla bakmış hakuin. “ne biçim bir kral seni ordusuna almış? yüzünün bir dilenciden farkı yok.”
nobushige kızgınlıkla kılıcına el atmış.
“eh, bir kılıcın var ha!” diye devam etmiş hakuin. “büyük ihtimalle kafamı kesecek kadar keskin bile değildir kılıcın.”
bunun üzerine kılıcını çekmiş samuray ve hakuin’in üzerine yürümüş.
“işte.” demiş hakuin, “burada cehennemin kapıları açılır!”
bunun üzerine şaşıran asker hakuin’in öğrencisi olmaya karar vermiş ve kılıcını yere atıp hakuin’in önünde diz çökmüş.
“işte” demiş hakuin, “burada da cennetin kapıları açılır.”
****************************************************
zen üstadı ikkyu ölüm döşeğinde yatmakta olan ninekawa’yı ziyarete gelmiş. “size yol* göstereyim mi?” diye sormuş ikkyu.
“ben buraya yalnız geldim ve yalnız gidiyorum. bana nasıl yardımda bulunabilirsin ki?” diye cevaplamış ninekawa.
“eğer gerçekten yalnız geldiğini ve yalnız gittiğini düşünüyorsan bu senin yanılgındır. bırak sana hiç bir gelmenin ve gitmenin olmadığı bir yolu göstereyim.” demiş ikkyu.
bu sözleriyle ikkyu yolu öylesine açık göstermiş ki ninekawa gülümseyerek hayata veda etmiş.
****************************************************
zen üstadı mu-nan’ın kendisini izleyebilecek sadece bir öğrencisi varmış, shoju. zen öğretimini tamamladıktan sonra shoju’yu yanına çağırmış mu-nan. “ben” demiş, “yaşlanıyorum artık. ve bildiğim kadarıyla bu öğretiyi benden alıp devam ettirebilecek tek kişi de sensin shoju. burada bir kitap var. 7 nesil boyu üstaddan üstada geçerek buraya kadar geldi. anlayabildiğim kadarıyla bir iki noktada ben ekledim kitaba. bu kitap çok değerlidir ve beni izleyebilecek tek kişi olarak sana veriyorum onu.”
“eğer bu kitap bu kadar değerliyse sizin elinizde olması daha iyidir.” demiş shoju. “sizin zen öğretinizi hiç bir yazıya bağlı kalmadan da aldım üstadım ve ondan yeteri kadar da memnunum.”
“biliyorum,” demiş mu-nan. “ona rağmen bu kitap nesilden nesile üstadan öğrencisine aktarılarak geldi. öğretimizin bir sembolü olarak elinde tutabilirsin. al.”
bunu üzerine bir şeye sahip olma konusunda hiçbir arzusu olmayan shoju kitabı almış ve yanlarında duran, yanmakta olan mangalın içine atmış.
daha önce hiç kızmamış olan mu-nan hiddetle bağırmış: “ne yapıyorsun!”
shoju bağırarak cevap vermiş: “ne söylüyorsun!”
****************************************************
öğrencilerinden biri çinli zen üstadı sozan’a sormuş: “dünyadaki en değerli şey nedir?”
sozan cevaplamış: “ölü bir kedinin kafası.”
“neden ölü bir kedinin kafası dünyadaki en değerli seydir?” diye sormuş öğrenci.
sozan: “çünkü hiç kimse ona bir fiyat biçemez.”
****************************************************
çinli zen ustası hogen taşrada, küçük bir tapınakta yaşamaktaymış. bir gün seyahat etmekte olan 4 rahip çıkagelmiş ve ısınmak için ateş yakıp bahçede konaklamalarının mümkün olup olmadığını sormuşlar. ateş yakmakla meşgullerken kendi aralarında yaptıkları nesnellik ile öznellik hakkındaki tartışmaya kulak misafir olmuş hogen. yanlarına gitmiş ve sormuş:
“burada büyük bir taş var. ne dersin, bu taş aklının içinde mi yoksa dışında mıdır?”
rahiplerden biri cevaplamış: “budist düşüncesiyle bakarsak herşey aklımızın yarattığı bir nesnelliktir, o yüzden derim ki bu taş benim kafamın içindedir.”
“o zaman kafanın bayağı ağır olması lazım” demiş hogen, “eğer bu kadar büyük bir taşı kafanda taşıyorsan.”
****************************************************
kurtuluşun sadece buddha’nın ismini tekrarlamakla geleceğine inanan bir shinshu rahibi, ryumon manastırında vaaz vermekte olan zen ustası bankei’nin çok ilgi çeken vaazlarını kıskanıp kendisiyle atışmak için yola çıkmış. bankei vaazının ortasındayken gelen rahip bir hayli gürültü çıkarmış, öyle ki bankei vaazını yarıda kesip gürültünün nedenini sormuş.
“bizim tarikatımızın kurucusunun”demiş rahip, “öyle mucizevi güçleri vardır ki, nehirin bir yakasında elindeki kalemle dururken nehirin öteki yakasında olan yardımcısının elindeki boş kağıda amida’nın kutsal ismini yazabilir. sen hiç böyle bir mucize gerçekleştirebilir misin?”
bankei rahibe bakmış: “belki sizin açıkgöz efendiniz böyle oyunlar yapabilir ama bunlar zen yolu değildir. benim sahip olduğum tek mucize karnım acıkınca yemek, susadığımda da su içmektir.”
****************************************************
genç zen öğrencisi yamaoka tesshu ustadan ustaya gidip aydınlanmaya çalışıyormuş. bir gün zen üstadı dokuon’un yanına gelmiş. Bilgisini ve hünerini göstermek için konuşmaya başlamış:
“akıl, buddha ve bütün diğer kutsal, ulu varlıklar aslında, gerçekte yoklar. Görülen şeylerin gerçek doğası boşluktur. Aslında kavrayış, yanılgı, sıradanlık yoktur. Alıp verilecek bir şey, gerçekte yoktur.
onu sakince dinleyip piposunu içmekte olan dokuon bir şey dememiş. Birden kalkıp bambu piposuyla yamaoka’ya sertçe vurmuş. canı yanan genç öğrenci kızgınlıkla dokuon’a bakmış.
“eğer gerçekte hiç bir şey yoksa” demiş dokuan, “bu kızgınlık nerden geldi?”
****************************************************
öğrenci ustasına sorar:
“ego nedir?”
usta yüzünü buruşturarak öğrenciye dönüp,
“bu ne kadar aptalca bir soru. bunu sadece bir aptal sorabilir.” der.
öğrenci allak bullak olur, öfkeden kıpkırmızı kesilmiştir.
usta gülümser ve şöyle der:
“işte ego budur!”
****************************************************
katı kuralları olan bir zen manastırında keşişler sessizlik yemini etmişlerdi; ancak on yılda bir iki kelime söyleme hakkına sahiptiler. keşişlerden biri ilk on yıllık periyodunu doldurduktan sonra başkeşişin yanına gitti. “on yıl geçti” dedi başkeşiş, “söyleyeceğin iki kelime nedir?”
keşişimiz “…yatak …sert” dedi. “anlıyorum” diye yanıtladı başkeşiş.
ikinci on yıllık periyottan sonra keşişimiz başkeşişe gidip: “..yemek …berbat” dedi. başkeşişin cevabı yine “anlıyorum” oldu.
üçüncü on yıllık periyodun ardından keşişimiz başkeşişe “..ben …bırakıyorum” dedi. “görebiliyorum” dedi başkeşiş ve devam etti:
– tek yaptığın şikayet etmek…
****************************************************
Bir gün bir Budist ve bir Zen keşişi bir yere gidiyorlarmış hava da yağmurluymuş. Daha sonra kimonolu güzel bir kadının bir yerde mahsur kaldığını görmüşler, kadın çamurdan geçemiyormuş. Budist o yöne hiç bakmadan yürüyecekmiş çünkü bir kadına yaklaşmak yasak ve kurallara aykırı imiş. Derken Zen keşişi, “gel kız!” deyip kadını kucağına alarak karşıya geçirmiş. Sonra ikisi de yola devam etmişler. Ama olay budist rahip’e dert olmuş yol boyunca bunu nasıl yapar, nasıl yasalara karşı gelir diye düşünmüş durmuş. Bir müddet sonra dayanamamış sormuş:
“Bize yasak olduğu halde nasıl bir kadına dokundun ve onu taşıdın?”
Zen keşişi demiş ki..
“Ben onu orda bırakmıştım, sen hala taşıyormusun!”
****************************************************
Bir Zen ustası nehir kenarında meditasyon yaparken yanına genç birisi gelir ve ona der ki : “Senin öğrencin olmak istiyorum”
“Neden ?” diye sorar Usta.
“Çünkü Tanrı’yı bulmak istiyorum” diye cevap verir genç adam.
Usta aniden ayağa fırlar ve bu genç adamı ensesinden sertçe tutarak kafasını suyun içine sokar. Genç adam ne kadar çırpınsada suyun altındayken kafası kurtulamaz ve böylece 2-3 dakika suyun altında kalır . Sonra usta genç adamın kafasını sudan çıkarır.
Genç adam yutmuş olduğu suyu öksürerek çıkartır ve son anda boğulmaktan kurtulan biri olarak, nefes alabilmek için bir süre çaba gösterdikten sonra kendine gelebilir.
Usta sorar : “Başın suyun altındayken en çok neyi istedin ?”
“Hava” diye yanıt verir genç adam.
Usta : “Peki, öyleyse git evine ve Tanrı’yı da “hava” kadar istediğin zaman gel bana” der.
****************************************************
Bir öğrenci meditasyon hocasına gider: “Meditasyonum felaketti. Dikkatimi toplayamadım, ayaklarım ağrıdı, uykum geldi, korkunçtu!” Hoca sakince yanıtlar: “Bu geçecek!” Bir hafta sonra öğrenci yeniden hocasına gelir ve şöyle söyler: “Meditasyonum harikaydı! Kendimi çok farkında, çok barış dolu, çok canlı hissediyorum! Gerçekten harika!” Hoca yine sakince yanıtlar: “Bu geçecek!”
****************************************************
Bir sabah Buda bir köye gelir. Köye girerken birisi ona, “Ben Yüce’ye inanan bir kişiyim” der, “lütfen bana Tanrı’nın var olup olmadığını söyle.”
Buda çok kesin bir tavırla, “Tanrı yoktur” der. “Hiç bir zaman olmadı, hiç bir zaman da olmayacak. Sen neler saçmalıyorsun?” Adam yıkılır, ama işte ortam yaratılmıştır..
Öğleden sonra başka bir adam Buda’ya gelir ve “Ben ateistim” der, “Tanrı’ya inanmam. Gerçekten Tanrı var mı? Ne dersin?”
Buda, “Yalnız Tanrı vardır, ondan başka da bir şey yoktur.” der. O adam da yıkılır.
Akşam olduğunda üçüncü bir adam gelir ve Buda’ya, “Ben bir agnostikim” der, “Ne inanıyorum, ne inanmıyorum. Ne dersin? Bir Tanrı var mı?”
Buda hiç bir şey söylemez. Adam yıkılır.
Ama Buda’nın hep yanında dolaşan bir rahip olan Ananda daha da fazla yıkılmıştır. Sabahleyin Buda “Tanrı yoktur” dedi, öğleden sonra, “Olan yalnız Tanrı’dır” dedi, akşam ise sessiz kaldı. O gece Ananda Buda’ya, “Uyumadan önce lütfen sorumu yanıtla” der, “Bütün huzurumu kaçırdın! Aklım o kadar karıştı ki, ne düşüneceğimi bilemez oldum! O saçma ve çelişkili yanıtların anlamı neydi?”
Buda, “O yanıtların hiç biri sana verilmedi. Neden onları dinledin?” der. “Onlar o soruları soranlara verildi. Ama yanıtların seni rahatsız etmesi iyi bir şey. Senin yanıtın da bu.” der.
****************************************************
Kadın keşiş Chiyono, Bukko’ dan Zen öğrenirken, hayli bir zaman meditasyondan yarar sağlayamaz.
Sonunda bir gece ay ışığında, çemberli külüstür kovasıyla su taşırken kamış kırılıverir. Kovanın dibi düşer. Chiyono o anda aydınlanıp özgürleşir, anısına bir şiir yazar:
Uğraşırdım,
Kırılıp dağılmasın diye
Şu eski kovam.
Onu saran yıpranmış kamışı
Ha düştü, ha düşecek
En sonunda dibi çıkana dek.
Kovada su yok artık,
Su da ay’ da yok artık!
****************************************************
Çinli Zen ustası Hyakujo 80′ inde bile öğrencileriyle didinir, yerleri süpürür, bahçeyi sular, ağaçları budarmış.
Öğrenciler, bunca çalışan yaşlı öğretmenlerine acırlar. Durup dinlenmesi yönündeki dileklerine kulak asmayacağını bildiklerinden, gidip öğretmenin gereçlerini saklarlar.
O gün ustaları yemek yemez. Ertesi gün de, daha ertesi gün de..
“Gereçlerini sakladık, ona bozulmuş olmalı,” diye düşünür öğrenciler, “en iyisi çıkarıp yerine koyalım şunları!”
Sakladıkları gereçleri ortaya çıkarır çıkarmaz da, öğretmenin eskisi gibi çalıştığını, yiyip içtiğini görürler. O akşam öğretmen derste,
“Çalışmayana yemek yok!” der.
****************************************************
Bir filozof Buda’ya sordu: “Kelimesiz ve kelimesiz olmadan, bana gerçeği söyler misin? Buda susmaya devam etti.
Filozof Buda’nın önünde eğildi ve ona teşekkür ederek dedi ki:
“-Sizin dostane nezaketinizle hezeyanlarımdan sıyrıldım ve gerçek yola girdim.”
Filozof gittikten sonra Ananda, Buda’ya adamın ne kazandığını sordu.
Buda cevap verdi: “İyi bir at kırbacın gölgesiyle bile koşar.”
****************************************************
Köyün en güzel kızlarından biri hamile kalmıştır. Kızın öfkeli ailesi çocuğun babasının kim olduğunu öğrenmekte ısrar eder. Korku ve utanç içinde kıvranan kız, bir türlü erkeğin kimliğini açıklamak istemez. Ama baskıya daha fazla dayanamayınca, sade ve arınmış bir kişi olarak bilinen Zen ustası Hakuin’ i işaret eder. Çılgına dönen aile Hakuin’ in kapısına dayanır ve onu suçlar. Hakuin’ in yanıtı basittir: “Ha, öyle mi?”
Doğumdan sonra aile, bebeği artık halkın gözünde saygınlığını yitirmiş olan Hakuin’ e götürür ve onun bakımını üstlenmesini isterler. Hakuin sadece, “Ha, öyle mi?” der ve bebeği kabul eder.
Usta aylarca büyük bir özenle bebeğe bakar. Bir gün gelir genç kız vicdanının baskısına dayanamayıp itiraf eder, çocuğun babası köyde bir delikanlıdır ve onu korumak adına bu yalana başvurmuştur.
Aile Hakuin’ e koşar, uzun uzadıya özür diler, ustanın kendilerini bağışlamasını ve çocuğu geri vermesini isterler. Hakuin çocuğu onlara uzatırken sadece, “Ha, öyle mi?” der.
****************************************************
Bir adamın karısı oldukça hastadır. Ölüm yatağında kocasına şöyle der : Seni çok seviyorum ! Seni terketmek istemiyorum ! Bana ihanet etmeni istemiyorum ! Ben öldüğümde başka bir kadınla birlikte olmayacağına bana söz ver. Yoksa sık sık geri döneceğim.
Kadının ölümünden bir kaç aylık bir sürede adam başka kadınlarla birlikte olmaktan kaçındı ama sonunda bir kadına aşık oldu.
O kadınlar nişanlanlandığı gece eşinin hayaleti göründü ve onu sözünü tutmamakla suçladı. Ölen eşinin hayaleti bu geceden sonra her gece gelerek onu taciz etmeye başladı. Eşinin hayeleti adam ile nişanlısı arasında geçen her konuşmayı kelimesi kelimesine ve (her şeyi) aynen ona anlatıyordu. Bu durum adamı o kadar üzüyordu ki gözüne uyku girmez olmuştu.
Umutsuzca köyünde yaşayan bir Zen ustasına giderek ondan yardım istedi. Zen ustası adamın söylediklerini dinledikten sonra *”Çok akıllı bir hayaletmiş ! ” dedi. “Evet” diye cevap verdi adam. “Söylediğim ve yaptığım herşeyi en ince detayına kadar hatırlıyor !”
Zen ustası gülümsedi. “Böyle bir hayalete hayran olmalısın, sana bir sonraki sefere onu gördüğünde ne yapacağını söyleyeceğim” dedi.
O gece hayalet tekrar geldi. Adam hayaletin herzaman ki konuşmalarını Zen ustasının söylediği gibi cevapladı “Sen çok akıllı bir hayaletsin !” dedi ve devam etti konuşmasına : ” Bilirsin ki senden bir şey gizleyemem, eğer benim bir soruma cevap verirsen nişanlımdan ayrılacağım ve hayatım boyunca yalnız yaşayacağım” dedi. “Sor sorunu o zaman” dedi hayalet. Adam masanın üzerinde bulunan geniş bir kabın içindeki fasülye tanelerini avuçladı ve ona sordu : *”Söyle bana elimde tam olarak kaç tane fasülye var ?”
O anda hayalet ortadan kayboldu ve bir daha hiç gözükmedi.
****************************************************