UZAY VE ZAMAN

UzayZaman

Kant’ın Kopernikçi devrimi şu cümle ile özetlenebilir : “ anlama yetisi (a priori) yasalarını doğadan almaz, onları doğaya buyurur” (Kant, Prolegomena, 2000) (p.72)

Kant kendisi de bunun başlangıçta kulağa garip geldiğini fakat herşeye ragmen kesin olduğunu iddia eder. SAE (Saf Aklın Eleştirisi) ve Prolegomena’da bunu açıklar. Özellikle SAE’nin ilk bölümü olan Transendental Estetik evrensel öznenin nasıl doğa karşısında epistemeolojik öncelik kazandığını temellendirdiği yerdir.
SAE’nde değil ama Prolegomena 39. Bölümde Kant bunu nasıl yaptığını izah eder. Aristoteles’in kategorilerini ele alır. (Substantia, qualitas, quantitas, relation, action, passio, quando, ubi, situs, habitus) Bu kategorileri kendi kurgusunda duyusallığın saf kavramları (uzay ve zaman) ve anlama yetisinin saf kavramları birbirinden ayrılır. (Kant, Prolegomena, 2000) (p.76)

Bu noktada kategorilerin varolanda değil evrensel öznenin duyusallığı ve anlama yetisinden konumlandırılmasına dikkati çekmek gerekir. Bu da Kant’ın devriminin bir boyutudur.
Aristoteles’in yaklaşımından yola çıkarak eğer “varolan olarak uzay ve zaman”dan bahsediyorsak öncelikle onun ne olarak ve hangi anlamlarda söylendiğinden başlamamız gerekir. Uzay’dan kastettiğimiz nedir?
Varolan uzay ve zaman tek anlamda ele alınmaz. Farklı anlamlarda söylenmesi beklenir. Aristoteles, Newton, Leibniz, Mach, Einstein, Kant ve diğer zaman ve uzay üzerine çalışanlar hep farklı açılardan bakmaktadırlar. Olanak olarak uzay ile etkinlik olarak uzay farklı şeylerdir. Nitelikleri, nicelikleri, ilişkileri-ilinekleri anlamında bu iki kavram felsefe tarihi boyunca farklı ele alınmıştır. Fakat her durumda hepsi aynı kavramı kullanarak bir açıklama getirmektedir. Burada bu kavramların kullanılması aracılığı ile açıklanmaya çalışılan şeyler de farklılıklar göstermektedir. Bu kavramın gösterdiği şey her düşünürde biraz farklı görünüyor.
Kant’ın uzayı daha çok uzam gibi algılanabilir mi? Aslında içinde herşeyin kurulduğu temel bir alırlık yeteneği formu olarak ele alındığında bu bizim sonsuz uçsuz bucaksız evrenin kendisine atfettiğimiz bir şey değildir.

Tartışmayı bu zeminde ve her kavramın kendi uygun bağlamında yaptığımızda tartışmalar açıklığa kavuşabilir ve anlamlı bir iletişim kurulabilir.

Kullanacağımız bu kavramların , incelediğimiz konunun doğasına ve doğal yapısının izin verdiği sınırlara kadar götürüldüğü her durumda diğer alanlar ile kesişimler ve ödünç alınıp kullanılmalar “önde gelen bilgi”nin ve bilimin yapısına zarar verebilir.

Kant bize uzay ve zaman görünün saf formlarıdır ve dışarıdaki bir olanak değil bizde a priori olarak mevcut olan bir form dediğinde hemen buna ititraz etmeye gerek yok. Zira bu açıklamayı yapan kişi aklın ve düşünmenin yapısını analiz ettiği bir eleştirel çalışma kapsamında bu kavramları kullanmaktadır.
Bu tanım Kant’ın Kopernikusçu devriminin de çekirdeğini oluşturur. Bu saptama ve yaklaşım ile Kant dış dünya ve deneycilik karşısında önemini yitirmiş özne ve onun aklının konumunu radikal bir şekilde doğa karşısında değiştirmiştir. Doğa bilimlerinin doğumunun şafağında ve Newton’un güçlü determinist etkisinin gölgesinde, mekanik dünya görüşünün ufkunda tüm paradigmayı tersine çevirip, ontolojik değilse bile epistemolojik kurguyu tam tersine çevirdiğinden dolayı buna bir devrim demek mümkündür. Doğa karşısında edilgen ve belirlenmiş, mekanik dünya karşısında boş bir levha gibi dış dünyaya bakıp sürekli öğrenen ve öğrendikçe küçüklüğünü ve önemsizliğini daha çok kavrayan ve insan merkezcilliği giderek terketmek zorunda kalan özne olarak insan, Kant’ın bu devrimi ile bilme süreçlerinde tekrar başrol oyuncusu haline gelmiştir.

Aslında Kopernikus’un yaptığı devrim de yukarıda bahsettiğimiz öznenin ve insan merkezci doğa tasarımının yerine determinizm ve doğanın önceliğini koymada etkili olan aktörlerden biri olarak ele alınabilir. Bu bağlamda Kant’ın devrimi aslında biçim olarak Kopernikus’a bizzat kendisi tarafından da benzetilse bile bağlam ve içerik olarak aslında anti-kopernikusçudur diyebiliriz.

Gerçi burada Kant’ın derdi uzay ve zamanın ne olduğu ve nasıl mümkün olduğu değildir. Kendi epistemolojik eleştirisi için gerekli olduğu ölçüde bunu tartışır. Kendinde şey olarak uzay , dış dünya ve onun varlığı hakkında ontolojik sorular peşinde değildir. Tartışmada onu diğerlerinden ayıran da bu olacaktır.
Einstein’a gelince , o ontolojik açıdan Uzay’ın nasıl sentetik a priori bilgisine ulaşacağımızı Kant’ın da yaptığı gibi matematik ve geometri (biraz farklı bir matematik ve farklı bir geometri) ile yapacaktır.
Einstein’ın 1926 yılında yazdığı Uzay ve Zaman makalesini bu bağlamda ele alabiliriz. Einstein başlar başlamaz Kant’ın temel epistemolojik “yargı”larını , bilimsel ve matematiksel bulgular ile geliştirir, eleştirir ve Kant’dan hiç bahsetmese de neredeyse Kant okumuş bir fizikçi gibi yazar. (Einstein, 1926)

Burada dikkat edeceğimiz nokta her ikisinin de aslında uzay ve zamanın neliğinin peşinde olmadığıdır. Aristoteles’in soru biçimi ve metodu ile Kant ve Einstein’ın yaptığı epey farklıdır. Halbuki üçü de uzay ve zaman hakkında konuşuyorlar.

Kant’ın uzay ve zaman görüşleri, Leibnizci ve Newtoncu görüşler arasındaki tartışma üzerinde yükselir. Newton açısından uzay ve zaman zihnimizden ve onun içindeki nesnelerden bağımsız ve fiili olarak vardır. Leibniz’e gore ise uzay ve zaman şeyler arasında algılanan bağıntıları sistemleştirmenin yolu olarak zihnimizce yapılan kavramsal inşalardır. Kant her iki görüşü de yetersiz bulur, çünkü uzayın bilgisi olarak geometrinin a priori olmasını ve aritmetikteki hem uzaysal hem zamansal büyüklüklerin a priori bilgisini açıklayamazlar. (W.Wood, 2005) (p.60)

Uzay nedir? Sorusuna Newton’un Principia’da yanıtı ; uzay ve zamanın evrenin değişmez alanını oluşturan, mutlak ve değişmez varlıklar olduğu yönündedir.

Einstein 1905 yılında yayınladığı makalesi ile uzay ve zamanın Newton’un düşündüğü gibi birbirinden bağımsız ve mutlak olmadığını , insanların otak deneyimlerinin tam tersine göreli ve birbirinin içine girmiş olduğunu belirledi. Einstein’ın bakış açısına göre, uzay ve zaman Newton’un düşündüğü gibi katı ve değişmez olmak şöyle dursun esnek ve dinamiktir. (Greene, 2008) (p.11)

Uzay ve Zaman hakkında olası sorular neler olabilir? Aristoteles, Kant ve Einstein’ın uzay ve zaman ne amaçla baktıklarına geçmeden önce kendi sorularımı oluşturmaya çalışacağım.
1.Uzay nedir?
2.Zaman nedir?
3.Benden bağımsız bir dış uzay var mı?
4.Uzaysız düşünebilir miyim?
5.Uzayın doğası nedir?
6.Işık boşlukta nasıl yol alır? Acaba uzay boş değil midir?
7.Uzay hareketli midir, durağan mıdır?
8.Uzay nasıl oluşmuştur?
9.Uzay nelerden oluşmuştur?
10. Zaman sabit midir?
11. Zaman benden bağımsız bir varlık mıdır?
12. Zaman , insan olmasaydı olabilir miydi?
13. Zaman’ın doğayı anlamamızdaki yeri nedir?
14. Zaman’da yolculuk yapılabilir mi?
15. Hareket eğer zamanla ilgili ise hareketin hızı artınca zaman bundan etkilenir mi?
16. Uzay’ın yer kaplama özelliği dışında başka hangi özellikleri vardır?
17. Uzay eğer bingbang ile oluşmuş bir evreni barındırıyorsa acaba big bangden önce de mevcut muydu?
18. Maddenin içinde yayıldığı böyle bir uzay varsa yapısı nedir?
19. Uzay ; ölçülebilir, deney nesnesi olabilir, hesaplanabilir ve hatta bilinebilir midir?
20. Bu uzay ile benim fiziksel varlığım ayrı mıdır? Yoksa ben de onun içinde ve onun arka fonunda derli toplu bir diğer madde olarak acaba ondan bağımsız olmayan ve onunla sürekli temas halinde olan bir bütünün parçası mıyım?

Uzay hakkında sorduğumuz nelik, nasıllık, nitelik, nicelik, bağlam, ilintiler her açıdan farklı sorular doğurur.
Şimdi bu açıdan ele aldığımızda yukarıdaki soruların bir kısmının ontolojik, bir kısmının teolojik, bir kısmının epistemolojik, bir kısmının fizik, bir kısmının matematik ile ilgili olduğu görülebilir.

Uzay ve zamanın, bağımsız olarak mevcut şeyler (veya böyle şeylerin özelliklerine dayanan kavramsal inşalar) değil de, görünün, bilme faaliyetlerimizden kaynaklanan saf formları olmaları, Kant’a, matematikte karşımıza çıkan sentetik a priori bilginin imkanını açıklamanın tek yolu gibi görünür. Kant için tek geometri Öklit geometrisiydi, lakin günümüzde Öklitçi olmayan geometrilerin gelişmesi ve modern fiziğin katkıları ile Kant’ın tespitleri dahiyane ve ikna edici olmasına rağmen, kullanılabilir değildir. (W.Wood, 2005) p.62-63

Biz öncelikle Kant’ın uzay ve zaman hakkında söylediklerini inceleyeceğiz. Bu nedenle Kant’ın bu varolanları hangi bağlamda incelediğini aklımızda tutarak konuyu tartışmaya çalışacağız. Her ne kadar geçerliliğini yitirmiş görünse de birleşik bir uzay-zaman kuramı elde etmeye yönelik felsefi ve makul teşebbüslerin en sağlamlarından biri olarak incelenmesi gerekmektedir.

Yazının sonraki bölümlerinde Kant dışında Felsefe Tarihi boyunca Uzay ve Zaman kavramının nasıl bir seyirden geçtiği araştırılacaktır.

Transcendental Estetiğin Temel Kavramlarının Eleştirisi

Nesnelerin görüsünde odağı değiştirmek… Copernicus nasıl gökyüzündeki nesneleri incelerken merkezde insanın olmadığı ve herşeyin bizim etrafımızda dönmüyor olabileceğini ele alarak bir devrime yol açtıysa Kant da bilme ve nesne arasındaki ilişkide de bunu yapmıştır. Objenin önceliği ve zorunluluğu yerine öznenin görü yetisini a priori olarak yerleştirmiştir. Saf Aklın Eleştirisi’nin (SAE) önsözünde Kant bunu yapmak için metafizikte bir yol açmak için izin ister ve SAE giriş bölümünden sonra konuya doğrudan bu ayrımı açıklayarak girişir. (Kant, Critique of Pure

Reason, 2009) (B17) SAE B35’de Kant; Transendental Estetiği şöyle tanımlar : “ Duyumsallığın tüm a priori prensiplerinin bilimi.”

Kant’a gore bu bilimin esas görevi prensiplere ulaşmak için empirik ve saf görüleri de birbirinden ayırmak gerekir. Bu saf görüler öyle olmalıdır ki kendileri a priori olsunlar ve diğer bütün görüler bu zeminde mümkün olsunlar.
Kant bu tür saf görüleri uzay ve zaman olarak konulandırır. Bu noktada neden sadece bu ikisi ele alınıyor diye sormamız gerekir. Ayrıca buraya nasıl vardığını ve örneğin benlik bilincinin, özneden beni ayırmaya yarayan bir iç-dış ayrımı yapmama neden olan bir yeti ve buna benzer başka yetiler saf görüler arasında yer alamaz mı? Sormamız gerekir.

Uzay

Kant bu kavramın metafizik yorumlamasında şunları belirtir :
Uzay, dış deneyimlerimizce belirlenen deneysel bir kavram değildir. Uzayın bizdeki temsili nesneler arasındaki ilişkilerin görünüşlerinden deneyimle elde ediliyor olamaz, bilakis uzayın temsili bu görünüşlerin zemininde yer alıyor olmalıdır ki bu görünüşler duyularıma verilebilsinler. (B38)
Uzay diğer görülerin oluşabilmesi için zorunlu ve gerekli bir temsildir. Cisimsiz bir uzay temsili olanaklı olduğu halde , uzaysız bir cisim temsili mümkün değildir. Bu haliyle uzay bir kavram da değildir. Tüm kavramların da içinde yer alacağı bir en dış ve sonsuz katman yer almalıdır. Bu katman bir kavram olamaz. Bu a priori olarak verilen bir görü olmalıdır. (A24-B40)

Bu kısa metafizik çözümleme SAE’nin hacmi düşünüldüğünde kısa ama tüm paradigmayı belirleyen bir temeldir. Newton’un mutlak kabul ettiği ve göreliliğin son bulduğu yer olarak Mutlak Zaman ve Mutlak Uzay yaklaşımında Kant yine aynı mutlaklığı, geometri ile de destekleyerek kullanmıştır. Fakat bir önemli farkla ki Kant burada uzayı ve zamanı dışarıda değil saf görünün içinde konumlandırmıştır. Bu konumlandırma şu açılardan eleştirimizden kurtulamayacaktır.
1.Uzay ve zaman her nerede olursa olsunlar görelidir.
2.Uzayın a priori yapısı Öklid geometrisine (Newton’da olduğu gibi) dayanmaktadır ve Öklid-dışı geometrilerin doğayı daha iyi açıkladığı durumlarda bu zemin de sarsılacaktır. Einstein bu konuda şunları söylüyor : “ Bilim öncesi düşüncede “uzay” kavramının anlamı nedir? ‘şeyleri düşüncede uzaklaştırabiliriz, ama doldurdukları uzayı değil’ Sanki, herhangi bir tür deneyim edinmiş olmaksızın uzayın bir kavramını, hayır giderek tasarımını taşımışız, ve sanki duyu-deneyimlerimizi a priori bulunan bu kavramın yardımı ile düzenlemişiz gibidir. Öte yanda, uzay fiziksel bir olgusallık olarak, maddesel nesneler gibi düşüncemizden bağımsızlık içinde varolan bir şey olarak görünür. Bu uzay görüşünün etkisi altında temel geometri kavramları saf bir anlam taşıyor ve zorunlu olarak geçerli görüldüler. Geometrinin kavramlarının ve önermelerinin açıklığına ve dolaysızca olgusal anlamlarına bu kör inanç Euklides-dışı geometri getirildiği zaman güvenilirliğini yitirdi.” (Einstein, 1926) Einstein tarafından Kant’ın yaklaşımı bilim öncesi olarak ele alınıyor ve onun zemininde kurguladığı a priori bilgi alanı olarak geometrinin de nasıl bu yaklaşıma bir başka açıdan güvenilirliğine gölge düşürdüğünü gösteriyor.
3.Zorunlu ve mutlak bir zemin olarak uzayın kendisi bize nasıl veriliyor olabilir ki? Yeni doğan bir bebek uzun bir sure kendisi ile dış dünya arasındaki farkı kavrayamaz. Bu kavrayış ve ayrım kör doğan bir insanda nasıl mümkün olabilir diye itiraz edilebilir. Bu diğer duyuların da katkısını ve tüm duyularımızla “dokunduğumuz” bir dış dünyayı gerekli ve zorunlu kılar.
4.Metafizik önermelerde bulunurken sentetik a priori peşinde koşmamızı Kant kendisi salık veriyor. Bilme yetimiz, duyularımız ve onların gelişimi ile ilgili bilimsel çalışmalar, cognitive science ve beyin araştırmaları bu konuda sentetik bilgilerle bize ne sunuyor? Ayrıca ontolojik ve fizik olarak uzayın Öklid-dışı geometrinin de katkısıyla yorumlandığı modern fizik uzayı nasıl konumlandırıyor buna bakmamız gerekir. Bizim bilincimiz Euclidean geometri ile çalışır, dış dünya ise Riemannian geometriye uyar. (Ekin, 2011)
Madem ki Kant’ın tüm sistemi bu temel uzay ve zaman kabulleri üzerinden şekilleniyor ve onun en büyük ve Kopernikçi katkısı buradan başlıyor biz de esas bu kavramları tartışarak Kant’da yol almalıyız.
1.Kant bu tartışmaya nedenselliğin de yerini doğadan alıp onun da uzay ve zaman gibi mutlak yapısını evrensel özne üzerinde kurarak inşa eder. Newton’cu anlamda determinizim ve sentetik a priori bilgi olanağı sürdürülür fakat bunu dış dünyada arayarak değil bilme yetisinin kategorilerinde inşa eder. Bu sayede bilimin olanağı geometri ve aritmetiğe dayandırılarak ve bunun zemini olan uzay ve zaman bilme yetisinin kategorilerine bağlanarak bir sistem oluşturulur. Fakat bu sistem yine modern fiziğin ve termodinamiğin nedensellik, geometri ve aritmetik zeminine (sadece Öklid-dışı geometri ile değil) görelilik ve olasılıkçılık yaklaşımıyla ciddi eleştiriler getirir.
2.Bir diğer eleştiri noktamız ise uzayın bir varolan olarak ne anlamda ele alındığı konusunda olacaktır. Bugün Newton ve Einstein’ın teorilerine dayanarak incelediğimiz ve Hawking’in katkılarıyla kökenlerine kadar izini takip edip bilimsel yollarla ispatladığımız ve tüm evrenin izahını yapmaya başladığımız anlamda bir uzaydan bahsediyorsak, bunun aslında olmadığını (ontolojik olarak) sadece bizdeki bir görü olduğunu kabul etmek gülünç olacaktır. Burada Kant’ın “space”ini , “extension” olarak , “uzam” olarak veya “mekan” olarak ele aldığımızda daha açık ve doğru bir varolandan bahsediyor olabiliriz.

Zaman

Zaman deneyimden devşirilen empirik bir kavram değildir. Sadece onun a priori varlığı sayesinde bir çok dış nesnenin ve onların eşzamanlı veya farklı anlarda olduğundan bahsedebilir. (Kant, Critique of Pure Reason, 2009) (A31) Burada eşzamanlılık (simultenousity) konusunda Einstein’a kulak vermek gerekir : “Uygulamada uzay ve zaman her zaman birlikte yer alır. Evrende yer alan her olay x,y,z uzay koordinatları ve t zaman koordinatı tarafından belirlenir. Böylece fiziksel betimleme en başından dört boyutludur. Fakat bu dört boyutlu sürekli, kendini üç boyutlu uzay süreklisine ve tek boyutlu zaman süreklisine çözündürüyor görünür. Bu görünüşte çözülmenin kökeninde “eşzamanlılık” kavramının anlamının kendiliğinden açık olduğu yanılsaması yer alır. Bu yanılsama yakın olayların haberlerini ışığın aracılığından ötürü hemen hemen aynı anda algılamamız olgusundan doğar. Eş zamanlılığın mutlak kabulüne bu inanç , ışığın boş uzayda yayılımını düzenleyen yasa tarafından (Maxwell-Lorents Elektrodinamiği) yok edilmiştir. Kuantum mekaniği açısından bakıldığında ise , evren şimdinin içine kazınmamıştır, evren şans oyunları oynar. (Greene, 2008) (p.13)

Eşzamanlılığın dışında sorun yaratan bir diğer kavram da az önce Kant’tan alıntıladığımız “farklı anlarda” olayların gerçekleşmesidir. Zamanın belli bir yönde ilerliyormuş gibi görünmesinin, geçmiş-şimdi-gelecek arasında vektörel olarak ilerliyormuş gibi (zamanın oku) görünmesinin nedeni nedir?
Temel fizik denklemlerindeki hiçbir şey zamanda bir yöne kesinlikle diğer yönlerden farklı davranmaz ve bu da yaşadığımız deneyimle taban tabana zıttır.

(Greene, 2008) (p.15) Aristoteles’te de bu sorun zaman tanımının temelinde yer almaktadır. Ona göre zaman şudur : “önce ile sonraya göre devinim sayısı” (Aristoteles, 1996) (p.17) Zamanın sayısallığı bu anlamda Kant’ta da zaman saf görüsünün aritmetik üzerinde biçimlendirilmesi ile karşımıza çıkacaktır. Aristoteles’in ruhtan bağımsız bir zamanın olmayacağı çünkü sayan olmayınca sayılacak bir devinimin ölçüsü olarak zamanın da bulunmayacağı görüşü (a.g.e p.35) de Kant tarafından alınıyor gibi görünüyor. Aristoteles’in şimdiki zamana vurgusu sadece Kant’da değil Augustinus’ta da zamanı bir varolan olarak dışsal bir gerçeklik değil bir algılama konusu olarak ele almaya itiyor. “Öyleyse zaman ne? Eğer hiçkimse benden bunu sormasa biliyorum, ama soran kişiye açıklamak istesem bilmiyorum. .. ‘şimdi’nin ‘ne zaman’ olması için geçmişte kaybolması gerekiyorsa, hangi anlamda ona vardır diyebiliriz? (p.47) … şu açık : ne gelecek var ne geçmiş… üç zaman vardır : geçmiştekilere ilişkin şimdiki zaman, şimdikilere ilişkin şimdiki zaman ve gelecektekilere ilişkin şimdiki zaman (p.55)”

Spinoza’ya göre “yaratışıltan önce ne zaman vardı ne de süreç” ve bu da Hegel ve Einstein’da sürdürülecek bir uzay-zaman ayrılmazlığı ilkesi olarak karşımıza çıkar. Leibniz ise : “zamanın anları; nesneler olmadan ele alındığında hiçlikten başka bir şey değildir, yalnızca nesnelerin ardışık düzenine bağlıdır.” derken hem Aristoteles hem de Spinoza’yı olumlar. (J.Nahin, 2007)

Kant’a göre zaman tüm diğer görülerin zemininde yer alan gerekli bir temsildir. Görüleri zamandan koparabildiğimiz halde görünüşleri zamandan ayıramayız. Bu nedenle zaman a priori verilmiştir. Tüm görünüşleri mümkün kılan zamandır. Zaman tek boyutludur. Farklı zamanlar sadece bir tek zamanın parçalarıdır. Zamanın prensipleri deneyim tarafından veriliyor olamaz. (Kant, Critique of Pure Reason, 2009) (A31-B48)

Zaman bu haliyle iç-duyumumuzun bir formundan başka bir şey değildir, aynı kendiliğimiz ve iç durumumuzda olduğu gibi. (A32) Bu noktada aslında yukarıda sorduğumuz soruya yaklaşıyoruz. “intuiton of our self” ve “ intuition of our inner state” aynı zaman gibi, birer iç-duyum formu olarak alınıyor. Bizim sorumuz ise şu idi : Neden sadece saf görünün iki formu var? Bu son ikisi de saf görünün zemininde yer almaz mı? Kant elbette bunlara bir yer buluyor ve “akıl”da (reason) konumlandırıyor, fakat “kendiliğimiz ve qualia” olmadan nasıl ayrım yapıp ötekileştirip nesneleştirip dışımızdaki dünya hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Kant’ın gittiği yoldan gidersek : benliğim olmadan bir dış dünya düşünebiliyorum ama benliğim olmadan bir dış dünya düşünebilmem için bile bir benlik farkındalığı yetisine ihtiyacım var. O halde tüm diğer yetilere olanak tanıması için a priori olarak benlik ve iç duyum olanaklarına ihtiyaç vardır. Yine Kant’ın yolundan giderek bunun bana deneyim ile verilemeyecek bizatihi bu görü formu sayesinde deneyimin mümkün olduğu bir yetiden bahsediyor değil miyiz? Ayrıca bunun dışarıda bulunması beklenmez çünkü bunu benden başkası deneyimleyemez. Benden başkası benliğimi deneyimleyemez. Buna iç-görü, iç-durum, qualia, benlik, vs. hangi kavramın tam uyacağını bu yazıda konumlandıramasak da böyle bir iç görünün de Kant’ın metodu ile ve akıl yürütmesinin izinden gidilerek en azından iddia edilebileceğini söyleyebiliriz.

Kant’ın kopernikçi devriminden etkilenen Hegel’in uzay ve zaman konumlandırmasında hem kendinden önceki Newtoncu, Leibnizcı, Spinozacı ve Kantçı uzay kavramlarının sentezini hem de Einstein’ın uzay ve zaman kurgusunun tohumlarını bulmak mümkündür. Hegel Doğa Felsefesi I Mekanik’te şu sentezi sunar : “ Uzay nedir? ya da zaman nedir? Sorularına verilen yanıtlar boşunadır. Uzayı ya da başka herhangi bir kavramı oluşturan, onu kendisinden başka bir gereçten üreten, doğuran, vareden, bir başka kavram yoktur. Uzay kendisidir, kendinde ve kendi içindir, bu anlamda mutlaktır ve soyuttur. Uzay, zaman ile, madde ile, hareket ile, durgunluk ile, ayrılmaz bir birlik içindedir… Zamanı bir dördüncü boyut olarak Kabul eden bir uzay ise hiç kuşkusuz yalnıza ruhbilimsel tasarımda vardır.” (G.W.F.Hegel, 1997)(p.7) Burada hem uzayın ayrı soyut bir kavram olarak varlığı hem de diğer nesnelerden ve hatta zamandan ayrı ele alınamayacağı konumlandırılmaktadır. Uzay-zaman olarak 4.boyutun ele alınması da burada karşımıza çıkmaktadır.

Uzay için Kant’ın görüşlerine çeşitli eleştiriler getirilebilse bile zaman hakkında görüşleri için genel olarak diğer düşünürler ve bilim adamlarının da ciddi bir olumsuzlama getirmediği ve modern fizik ile de kısmen genişletildiği söylenebilir.

Bibliography
Aristoteles, A. H. (1996). Zaman Kavramı. Ankara: İmge Yayınevi.
Bozkurt, N. (2010). KANT. Istanbul: Say Yayınları.
Einstein, A. (1926). Uzay ve Zaman.
Ekin, Ö. (2011). Is there an absolute time? Yeditepe’de Felsefe(10), 52-67.
G.W.F.Hegel. (1997). Doğa Felsefesi I Mekanik. Istanbul: İdea Yayınevi.
Geier, M. (2009). Kant’ın Dünyası. Istanbul: İletişim Yayınları.
Gott, J. (2005). Einstein Evreninde Zaman Yolculuğu. Ankara: Arkadaş Yayınevi.
Greene, B. (2008). Evrenin Dokusu. Ankara: Tubitak.
J.Nahin, P. (2007). Zaman Makineleri. Ankara: Arkadaş Yayınevi.
Kant, I. (2000). Prolegomena. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kant, I. (2009). Critique of Pure Reason. Cambridge University Press.
W.Wood, A. (2005). KANT. Ankara: Dost Yayınevi.